Mehtap TAMER'in Makalelerine Ulaşmak için Başlıkları tıklayınız...

İş stresinin bir tanimi, Isin gereksinimleri çalisanin yeteneklerine, becerisine
ve ihtiyaçlarina karsilik vermezse ortaya çikan fiziksel ve duygusal tepkilerdir.
Diger bir tanima göre ise, asiri baskiya ve diger taleplere bireyin karsi tepkisidir.Isyerlerindeki
stres giderek artmakta. Küresellesme, yeni yönetim organizasyonlari, yeni teknolojiler
ve yönetim biçimleri, hem isletmelerin hem de çalisanlarin beklentilerinin artmasi
is stresinin artmasina neden olmaktadir.
Uzun süren stresin sagligimiza yaptigi olumsuz etkiler bugün bilinmektedir. Arastirmalara
göre stres ve kalp hastaligi, sirt agrisi, bas agrisi ve sindirim sistemi gibi fiziksel
rahatsizliklar; kaygi, depresyon, konsantrasyon kaybi ve karar vermekte zorluk gibi
psikolojik belirtiler arasinda iliski oldugu yaygin olarak görülmektedir. Is stresinin
çalisanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin yani sira, isletmeler açisindan da verimliligin
ve kalitenin düsmesi gibi olumsuz sonuçlara yol açmaktadir.
Isyerinin çalisma kültürü, çalisanlara yöneltilen talepler, çalisanlarin karar sahibi
olup olmamalari, is yerindeki iliskiler, yeni yönetim organizasyonlari, çalisanlarin
isletme içindeki rollerinin tanimlanmis olup olmamasi, çalisanlarin yeterli destegi
ve egitimi alip almamalari gibi faktörler is stresini arttirmaktadir. Isyerinin
çalisma kültürü; Is yerinde samimi ve güvenilir iletisimin olmamasini veya yetersiz
olmasini, çalisanlara söz hakki verilmemesini, personelin karar mekanizmalarina
katilamamasini, çalisanlarin uzun saatler çalismasinin ve eve is götürmelerinin
beklenmesini, danismanlik verilmemesini, tutarsiz yönetici davranislarini ve çalisanlara
saygi ve adalet gösterilmemesi gibi konulari kapsar.
Çalisanlara yöneltilen talepler; Asiri is yükünü, verilen is için zamanin az tutulmasini,
is için gerekli egitimlerin verilmeyisini, çalisandan asiri sorumluluk beklenmesini
veya çalisanin sorumluluk duygusunun az olmasini, yeterli sayida eleman olmamasini,
rutin isleri, is doyumunun azligini, kendine güvenin az olmasini, isyerinin isinma,
gürültü, isiklandirma, kirlilik gibi çalisma kosullarinin yetersizligini kapsar.
Isyerindeki iliskiler; Isyerlerinde yasanan psikolojik siddeti, pasif veya saldirgan
yöneticileri veya çalisma arkadaslarini, isyerindeki çatismalari, sosyal destegin
olmayisini ve cinsiyet ayirimin yapilmasi gibi konulari kapsar. Yeni yönetim organizasyonlari;
çalisanlara degisiklikler hakkinda çok az bilgi verilmesini veya hiç bilgi verilmemesini,
yönetimle ilgili degisikliklerle ilgili planlar ve tarih konusunda bilgi verilmemesini,
isten çikarilma korkusunu ve kidemli yöneticilerin isyerinden ayrilmasi gibi konulari
kapsar. Çalisanlarin isletme içindeki rollerinin tanimlanmis olup olmamasi; calisanlarin
kendi veya digerlerinin rolleri konusunda yeterli bilgiye sahip olmamalari, is tanimlarinin
belirsiz olmasi, hedeflerin belirsiz olmasi ve çalisanlarin birden fazla yöneticiye
sorumlu olmalari gibi konulari kapsar.
Çalisanlarin yeterli destegi ve egitimi alip almamalari; Is arkadaslarinin veya
yöneticilerin destekleyen tutum içinde olmamalari, yöneticilerin çalisanlari tanimak
için çaba göstermemeleri, bireysel farklari dikkate almama ve yeterli geri bildirimde
bulunmama gibi konulari kapsar. Arastirmalar, is stresinin isletmelere olumsuz etkilerini
göstermektedir. Bu olumsuz etkiler çalisanlarin ise bagliliklarinin azalmasi, personelin
performans ve üretkenligindeki düsüs, insan hatasina bagli olarak kazalarin artmasi,
sik sik personel degisimi, müsteri memnuniyetinin azalmasi, isletmeye açilan davalar,
isletmenin imaj ve söhretinin etkilenmesidir. Isyerlerinde sikça karsilasilan psikolojik
siddet (mobbing) de, çalisanlarin streslerinin artmasina, çalisanlarin islerini
birakmalarina ve hatta intiharlara kadar varabilen ciddi sonuçlar dogurabilmektedir.
Psikolojik siddet çalisana astlari, yöneticileri veya kendi düzeyindeki meslektaslari
tarafindan sistematik bir sekilde uygulanan onur kirici davranislari ifade etmektedir.
Isyerindeki psikolojik siddet; haksiz suçlamalar, küçük düsürmeler, sözel ve cinsel
tacizler veya duygusal siddet uygulamak yoluyla bir kisiyi isletmeden dislamayi
amaçlayan kötü niyetli bir eylem olarak tanimlanmakta ve çalisanlari islerini terk
etmeye zorlamak amacini tasimaktadir.

Siddete maruz kalan çalisana uygulanan olumsuz davranisin sürekliligi ve düzenliligi
söz konusudur. Isyerinde kisi ya da kisiler üzerinde sistemli sekilde baski yaratarak
bunaltma, korkutma, tehdit gibi taktiklerle isten istifa asamasina kadar ulasabilen
bu olay, özellikle isten çikarmalarin giderek çogaldigi ekonomik kriz dönemlerinde
yogunlasmaktadir.
Siddete ugrayan çalisanin kusurlu oldugu ve kendi istegiyle isten ayrildigi ifade
edilmektedir. Eger bir isletme içerisinde, stres yaratan kosullari ve bu tür saldirilari
önlemeye veya cezalandirmaya yönelik, politikalar mevcut degilse, saldirganlar siddet
yaratmaya devam edecektir ve is stresi isletmeyi olumsuz etkileyecek ve isletme
de sonuçlarina katlanmak zorunda kalacaktir. Ayrica is stresinin önlenmesi için
kurumsal ve bireysel düzeyde tedbirlerin alinmasi zorunludur.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz

Ihanet, siddet ve madde bagimliligi gibi
büyük sorunlar iliskileri etkiler. Ancak bazen önemsiz sorunlar sevgiye en fazla
zarari verebilir. Yerdeki kirli çoraplar gibi Esimizin yemek yerken ses çikarmasi
gibi Dis macununu ortadan sikarak kullanmak gibi dagittigi esyalarini toplamamak
gibi Banyonun kapisini açik birakmasi gibi nikahtan hemen sonra olaylar baslar.
Hayran oldugumuz, mükemmel insan bizi rahatsiz etmeye baslar. Esimizin havlu katlamayi
bilmedigini ve ögrenmeye de niyeti olmadigini kesfederiz. Çekmeceleri açmayi bildigini
ama kapamayi bilmedigini kesfederiz. Bulasik makinesini doldurmalari bile bizi rahatsiz
eder. Hiçbir zaman istedigimiz gibi temizlik yapamayacaklardir. Biraz egitimle onlari
degistirebilecegimizi düsünürüz ama aylar sonra hiçbir degisiklik göstermediklerini
farkederiz. Birinci yilin sonunda hayal kirikligimiz artar ve tartismalara, gözyaslarina,
öfke nöbetlerine ve tehditlere baslariz. Iliskilerde rahatsizliklarin olmasi kaçinilmazdir.
Huyu ve tercihleri bizimle ayni olan birisini bulmak hemen hemen olanaksizdir. Bir
iliskideki en büyük zorluklardan biri, Iliskimizi bozmadan esimizin bizi rahatsiz
eden davranislariyla nasil yasayacagimizdir. Her iliskide eslerden biri digerine
göre daha daginiktir.
Çiftlerin yüzde sekseni, evdeki daginiklik ve karisikligin, iliskilerinde gerginlik
yarattigini bildirmektedirler. Hepimiz dünyaya farkli sekilde bakariz ve birbirimizden
beklentilerimiz farklidir. Bunlari belirleyen seyler genetik yapilarimiz, inançlarimiz
ve hayata bakisimiz ve dogup büyüdügümüz ailemizle geçirdigimiz yasantilardir. Çiftler
karsidakini rahatsiz edebilecek davranislarini iliskilerinin basinda gizlerler ve
ancak evlendiklerinde göstermeye baslarlar.Çünkü evlendigimizde gevseriz.
Rahatsizlik veren davranislarin ilk çikisinda büyük tepki yoktur ama zaman geçtikçe
karsimizdakinin hassasiyeti artar. Banyoda yerdeki ilk islak havlu az rahatsiz eder;
yüzüncü kez yere atilmis islak havlu ise büyük bir tepki dogurur. Esinizin sizi
rahatsiz eden böyle bir davranisi varsa bunu sevecen bir sekilde dile getirin çünkü
bunun sizi rahatsiz ettigini esiniz farketmemis olabilir. Esiniz aliskanliklarini
birakamiyorsa rahatsizliklarinizi tekrar düsünün.

Evi iyi temizlemedigine odaklanacaginiza
size ne kadar yardimci oldugunu düsünün. Böyle düsündügünüzde sadece sizi rahatsiz
eden konuyu çözmekle kalmaz iliskinizi de düzeltebilirsiniz.
Eger iliskimizin devamini istiyorsak bazi seyleri degistirmemiz gerekir. Iliskideki
rahatsizlik veren konulari ortadan kaldirmak iki tarafa baglidir. Iliskiyi bozmak
da bize baglidir. Soruna nasil baktigimiza baglidir. Eger esimiz bizi rahatsiz eden
bir sey yapiyorsa, bundan bahsetmenin dogru ve yanlis yolu vardir. Eger tatlilikla
dile getirirsek esimiz sevgimizden süphelenmez, bunu Psikolog John Gottman yumusatilmis
baslangiç diye tan Esimiz onu kontrol ettigimizi düsünmemelidir. Kontrol edildigini
hissetmek çiftlerin yüzde kirkinin sikayet ettigi bir iliski sorunudur. Iliskilerimizde
ne yapmamiz gerektiginin bize söylenmesi hosumuza gitmez. Iliskide iki tarafin rahatsiz
oldugu seyler elestiri konusu yapilabilir. Ancak elestirinin kendisi de tehlikeli
bir rahatsizlik durumudur. Elestiri bizde, saldirilmis ve sevilmiyoruz, duygusu
yaratabilir. John Gottmana göre böyle durumlarda erkekler susar ve konusmayi reddederler.
Kadinlar da sikayetlerini çogu kez elestiri seklinde dile getirirler.
Eslerine, onlarda gördükleri yanlislari ve nasil degistirmeleri gerektigini söylerler.
Bu çogu kez istenen sonucu getirmez; erkekler saldiriya ugramis hissederler, savunmaya
geçerler ve tarafsiz bir sekilde dinlemezler.
Elestiriyle baslayan konusmalar tartismayla biter. Bu nedenle karsi tarafi suçlamayin,
konusmalarinizi sen yerine benle baslayan cümlelerle yapin ve elestiri yapmadiginiza
açiklik getirin. Degerlendirme yapmadan ve hüküm vermeden konuyu tanimlayin ve kibarca
neye ihtiyaciniz oldugunu ben dilini kullanarak anlatin.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz

Mutlu bir aile için mutlu bir evlilik
şarttır. Mutlu evlilik için, iki eşin de kendi hatalarını kabul edebilmesi, eleştiriye
açık olabilmeleri ve birbirlerine saygı göstermeleri gerekir. Evlilik bir takım
çalışmasıdır; iki eşin birbirlerine ve evlilik kurumuna bağlılık göstermeleri ve
birbirlerine destek olmalarıdır. Eşlerin evlilik birlikteliğini kurarken, birbirlerinin
özgürlüğüne saygı göstermeleridir. İyi ve sağlıklı bir evlilik çocuklarımızı sevgi
dolu ve mutlu yaşama hazırlamanın ilk kuralıdır. İyi bir evliliğin birçok koşulları
vardır ve bazıları şunlardır;
-İyi bir evlilik için etkili iletişim gereklidir. Etkili iletişimin ilk kuralı da
karşımızdakini dinlemek, onu suçlamadan ve kişiliğine saldırmadan konuşabilmektir.
-Evin işlerini ortaklaşa yapmaktır. Evin bütçesine birlikte karar vermektir.
-Günde en az bir kez, 10 dakika bile olsa, eşler konuşmak, birlikte olmak ve sarılmak
için birlikte zaman geçirmelidirler.
-Eşler diğerinin yorgun, sinirli, mutsuz ve stresli olabileceğini unutmamalıdır.
-Eşler birbirlerini değiştiremeyeceklerini ancak birlikte büyüyüp gelişebileceklerini
bilmelidirler.
-Eşler zamanı geldiğinde birbirlerine iltifat ve teşekkür etmelidir.
-Eşler hata yaptıklarında özür dilemesini ve hatalardan ders alabilmesini bilmelidir.
Eşler kendi davranışlarının sorumluluğunu almalı ve karşı tarafı suçlamayı bırakmalıdır.
-Tartışırken kullandıkları sözcüklere ve ses tonlarına dikkat etmelidirler.
-Ara sıra çocuklar olmadan yalnız veya başka çiftlerle kaliteli zaman geçirmelidirler.
-Eşler birbirlerini sadece güçlü yönleriyle değil zayıf yönleriyle de kabul etmelidir.
-Evliliğin sürekli emek ve çaba istediği unutulmamalıdır.
İletişim bütün ilişkiler için çok önemlidir. İletişim yetersizliği evlilik ve aile
sorunlarının en önemlisidir. Eşler ve çocuklar konuşmak için birbirlerine zaman
ayırmalıdırlar, ancak birisi konuşurken diğeri onun sözünü kesmemelidir. Eşler ilişkilerinin
başında birbirlerine uzun zaman ayırırlar, birbirlerini yakından tanımak isterler.
Böylece birbirlerine yakınlaştıklarını ve birbirlerini tamamladıklarınıdüşünürler.
Aile ve evlilik yaşantısında birlikte geçirilen zaman çok önemlidir. Ancak bu zamanla
unutulur, iş hayatı ve çocuklar birlikte geçirilen zamanın azlığının bahanesi olur.
Aile bireylerinin birbirlerine zaman ayırmayışları, kaliteli zaman geçirmeyişleri,
ilişkilerdeki kopukluklar ve iletişim yetersizliği gibi sorunlar çoğu kez kavgaya
dönüşen tartışmalara yol açabilir. Ancak bazı noktalara dikkat edersek tartışmaların
kavgaya dönüşmesini önleyebiliriz; - Konuşmamızı sertleşmeden, olumsuz veya alaycı
eleştiriler yapmadan dostça sürdürebiliriz.
- Canımız sıkılsa bile karşımızdakini dinlemeli ve saygı göstermeliyiz.
- Huzursuz olduğumuzda bunun nedeninin bizden mi yoksa karşımızdaki kişiden mi kaynaklandığını
düşünüp, duygularımızın ve davranışlarımızın sorumluluğunu kabullenmeliyiz.
- Ağlamak, nefes alamamak, titremek veya baş ağrısı gibi fiziksel rahatsızlıklar
ortaya çıkıyorsa tartışmadan uzaklaşmalı, odayı terketmeli ve sakinleşmek için zaman
harcamalıyız.
- Uzlaşmasını bilmek gerekir. İki tarafın da isteklerinde fedakarlıkta bulunmaları
tartışmayı olumlu sonuca götürür. Çocuklarımızla olan ilişkilerimizde onların yanında
olduğumuzu göstermeliyiz. Konuşmak istediklerini farketmeli ve onlara değer verdiği
mizi göstermek için onlara zaman ayırıp konuşmalıyız. Söyledikleriyle ilgilenmek
için yaptığımız işe ara vermeliyiz.

Çocuklarımızla kaliteli zaman geçirmek
için haftada en az bir kez birlikte bir şeyler yapmalıyız. Çocuklarımızın müzik
veya spor gibi ilgi alanlarını öğrenmeli ve ilgi göstermeliyiz. Konuşurken sesimizin
tonuna ve davranışlarımıza dikkat etmeli, onlarla alaycı bir şekilde ve bağırarak
konuşmamalıyız.
Onları azarlamamalı, olumsuz eleştirmemeli, tehdit etmemeli ve canlarını acıtacak
şeyler söylememeliyiz. Onlara her zaman destek olduğumuzu davranışlarımızla göstermeliyiz.
Unutmamalıyız ki çocuklar yetişkinleri taklit ederek öğrenirler. Anne ve babalarının
kızgınlıkla başa çıkma yollarını, problem çözme yöntemlerini ve iletişim kurma şekillerini
taklit ederek öğreneceklerdir. Mutlu ve sağlıklı bir ailede öğretilenler çocuğa
kendine güvenmeyi, yaşama ve insanlara karşı olumlu tutum göstermelerini ve sağlıklı
ilişkiler kurmalarını öğretecektir; çocuklar diğer insanlara ve doğaya değer veren
insan olmayı öğreneceklerdir.
Mutlu aile, aile bireylerinin birbirlerini koşulsuz sevdiği, övdüğü ve cesaretlendirdiği
ailedir.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Washington Üniversitesİnden Dr J. Gottman ve meslektaşları (1993) özel bir ilişkinin
kötüye gitmesinin dört belirtisi olduğunu bulmuşlardır:
Olumsuz eleştiri - İlişkinin taraflarından biri sadece şikayet etmekle yetinmez,
eşinin kişiliğini ve/veya karakterini suçlar. Örneğin; ‘Sen özensiz, bencil birisin’
diyerek onu suçlar ve sözel olarak saldır.
Küçümseme, saygısızlık - Eşlerden
biri diğerine hakaret eder ve/veya duygusal şiddet kullanır. Örneğin; ‘Sen sadece
aptal değilsin, tam bir geri zekalısın’ diyerek hakaret eder.
Savunma, korunma - İlişkinin taraflarından biri, eşinin sözel olarak bile,
kendisine saldıracağından veya zarar vereceğinden korkar ve onu dinlemek istemez.
Muhalefet Etmek - Eşe önem vermemek, uzak ve soğuk durmak.
Colorado Üniversitesinden Dr H. Markman ve Dr S. Stanley (1988) de bir ilişkinin
kötüye gitmesinin işareti olarak dört belirti tanımlamışlardır:
Eşlerin ilişkisinde olumsuzlukların çoğalması -
Şikayet etmenin ve eleştirinin artması.
Eşini önemsememek – Eşler birbirlerini anlamaya
çalışmazlar.
Art niyet taşımayan veya olumlu olayları bile olumsuz yorumlamak
– Eşin her yaptığını olumsuz veya düşmanca diye yorumlamak.
Diğer eşten kaçınmak ve uzak durmak.
Biten bir ilişkiden sonra duygularımız….
Yapılacak her şeyi yaptınız ancak ilişkinizi bitirmenin zamanı geldi diye düşünüyorsunuz.
Çok sevdiğiniz ve onunla birlikteliği çok arzuladığınız insanı terk etmek üzeresiniz.
Acı çekiyorsunuz ve size göre dünyanın sonu geldi. Ağlıyorsunuz, duygularınız körelmiş
durumda ve onunla geçirmiş olduğunuz zamanın boşa harcandığını düşünüyorsunuz. Farklı
davranabilir miydim diye kendinizi sorguluyorsunuz. Yalnız kalmaktan korkuyor ve
bir daha kimseyle ilişkim olmayacak diye düşünüyorsunuz. Hatta bitecek ilişkiniz
evlilik ilişkisi ise arkadaşlarınızın veya komşularınızın duymasından utanıyorsunuz.
Aşağıda sıraladığım duygular biten bir ilişkinin ardından duyulan normal ve olağan
duygulardır. Burada doğru ve yanlış yoktur, biten bir ilişkinin ardından herkesin
duyguları farklıdır.
İnkar etme – İlişkimizin bittiğine bir türlü inanmak istemeyiz.
Öfke – Dünyamızı altüst ettiği için sevgilimize veya eşimize öfke duyarız.
Korku – Duygularımızın yoğunluğu bizi korkutur. Bir daha hiç sevemeyeceğimizi
veya sevilmeyeceğimizi düşünerek korkarız. Acımızla başa çıkamayacağımızı düşünerek
korkarız. Ama bunların tersi olacaktır.
Kendini suçlama – İlişkimizde her kötü giden şey için kendimizi suçlarız
ve hayıflanırız.
Üzüntü – Kaybımızın ardından üzülür ve ağlarız.
Kargaşa ve düzensizlik – Dünyamızın elimizden kayıp gittiğini düşünürüz.
Ümit – Eşimizle tekrar barışacağımızı, ayrılığın geçici olduğunu ve onun
bize geri döneceğini hayal ederiz. Duygularımız şifa buldukça ve ayrılığı kabullendikçe,
yeni ve daha iyi bir geleceği ümit etmeye başlayabiliriz.
Pazarlık etmek – Eşimize bize yeniden bir şans vermesi için yalvarırız. ‘Lütfen
gitme. Kalırsan değişeceğim’ diye pazarlık ederiz.
Rahatlama – İlişkinin doğurduğu acının, kavga gürültünün ve sıkıntının bitmesinden
dolayı rahatlarız.
Biten ilişkinizin ardından…. Yaşamınıza devam edin. İlişkinizin bittiğini kabul
edin. İlişkinizin bir süredir düzgün gitmediğini bilmenize rağmen, bitmesinden dolayı
şaşkınlığa uğramanız doğaldır. Ayrılığı kabullenmeniz zaman alacaktır ve tekrar
birleşme hayalleri kurmanız son derece doğaldır. Ayrılığı kısa sürede kabullenmeniz
yaşamınıza devam etmenizi kolaylaştıracaktır. İlişkinizin bitmesi sizin veya eşinizin
suçlu olduğunu göstermez. Ayrılık ikinizin uyuşmadığının göstergesidir. Onu ve kendinizi
suçlamak yerine neyin doğru gitmediğini anlamaya çalışın. Böylece gelecekte aynı
hataları yapma olasılığınız azalacaktır.
Bazen karşı taraf size sözel ve duygusal şiddet uygulayabilir. Bunun nedeni onların
acı duyması ve sizi de incitmek istemeleridir. İlişkinizin yüzde yüz bittiğini bilmenize
rağmen tekrar birlikte olmayı istemeniz doğaldır. Birkaç gün veya hafta için bile
bir araya gelmeniz duyduğunuz acıyı arttıracaktır. Bunu istemenize neden genellikle
duyduğunuz üzüntü ve yalnızlıktır. Böyle yapmanız ikinizin de daha fazla incinmenize
yol açacaktır. Tekrar kendiniz olun. Sevdiğiniz müziği dinleyin, hoşlandığınız filmleri
izleyin ve sevdiğiniz yemekleri pişirin. Gülmenin etkili bir ilaç olduğunu hatırlayın.
Duygularınızı sizi sevenlerle paylaşın. Duygularınızı yazın. Gerekirse profesyonel
yardım alın. Kendinize bakın. Egzersiz yapmaya gayret edin.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Aile üyeleri, arkadaşlarımız ve eşimizle olan ilişkilerimiz yaşamımızın çok önemli
bir parçasıdır. İlişkilerimizin sağlıklı ve mutlu bir şekilde gelişebilmesi zamana
ve her iki tarafın çabasına bağlıdır. Karşımızdakine sürekli emek harcayıp, ilişkimizi
beslememiz gerekir.
- Sağlıklı bir ilişkinin en önemli bileşenlerinden biri dostluktur.
- Her iki tarafın olumlu ve olumsuz duygularını açıkca konuşabilmeleri gerekir.
- Karşımızdakinin duygularını, endişelerini ve gelecekle ilgili planlarını merak
edip, öğrenmeye çalışmamız gerekir.
- Davranışlarımızın ve duygularımızın sorumluluğunu üstlenmeliyiz.
- İlişkimizden neşe alabilmeliyiz.
- Kendimizi tanımalı ve ilişkiye yapacağımız katkıları bilmeliyiz.
- Karşımızdakinin bizden önce bir geçmişi olduğunu kabullenmeliyiz.
- İlişkinin geleceği ile ilgili beklentilerimiz de ilişkinin geleceği için çok önemlidir.

Eşimizle olan ilişkimiz çok önemlidir;
bu ilişkide yetişkin sevgisini, anlaşma yapmayı, değişmeyi ve uzlaşmayı öğreniriz.
Sağlıklı bir evlilik ilişkisi karşılıklı saygıya ve iletişime bağlıdır. Bu ilişkide
haklarımız, fırsatlarımız ve sorumluluklarımız eşittir. İki tarafın da beklentileri
aynıdır, bunlar; sevgi, mahremiyet, iletişim, bağlılık, eşitlik, saygı, uyum, duygusal
destek, ekonomik destek ve dostluktur.
61 yıldır evli olan bir çiftin söyledikleri sağlıklı bir ilişki için bize yol gösterici
nitelikte;
" Evlenmeden önce kocamı, eşimi değiştiremeyeceğimi bilmek isterdim, onu olduğu
gibi kabul etmeyi öğrenmek zorunda kaldım. Ben çok düzenli bir insanım, eşim ise
buluşmamıza geç kalsa bile umursamaz. Ayrı zevklerimizin olması bize bağımsızlık
sağladı. Böylece ara sıra birbirimizi rahat bırakmış olduk. Evliliğimizin başında
maddi açıdan zor günler geçirdik ve çatışmalarımız oldu. Kocam her zaman tutumlu
idi, bu yüzden çok büyük tartışmalarımız oldu. İlişkimizin güç bir dönemi idi ama
onu terk etmemi gerektirecek kadar güç bir dönem değildi. Bizim zamanımızda boşanmak
yoktu, insanlar mutsuz da olsalar evli kalırlardı. Genç çiftlere tavsiyelerimiz
şunlar; Cinsellik önemli ama ilişkinizi devam ettiren en önemli etmen değil. Eşinizin
sevmediğiniz yönlerini kabullenmeyi öğrenin. İyi yönlerine odaklanın ve çaba gösterin.
Birbirinize ilgi ve özen gösterin. Kocam bana her zaman sürprizler yapar. Sevdiğim
pastayı ve çukulatayı alır. Ara sıra da çiçek getirir. Kızımız birkaç sene önce
ona bir araba aldı. Biz ona flört arabası diyoruz. Ara sıra özenle giyinip o arabayla
gezmeye gidiyoruz. Karımla ömür boyu evli kalmak üzere evlendik, evlilik bizim için
bir deneme değildi. Kalıcı bir evlilik için önerilerimiz; Kocam çok akıllıdır, ben
de düzenliyim. Birbirimizi dengeliyoruz. Bazen tartışırız ve birbirimizi dinlemeyiz.
Her konuda aynı düşüncede olmayız ama sevgimiz ağaçlar kadar yüksek denizler kadar
geniş. Ve bununla gurur duyuyorum.
20 yıllık evli bir çift de şunları anlatmakta;
Bay doğru’yu seçmek çok önemli. Kocamı üniversiteye giderken tanıdım, büyükannesiyle
yaşıyordu. Büyükannesine karşı çok saygılı ve düşünceli idi. Bazı çiftler ilişkileri
hakkında hep arkadaşlarına danışırlar. Biz karımla hiç böyle yapmadık, arkadaşlarımızla
konuşsak bile sorunlarımızı hep kendimiz hallettik. Karımın koyduğu bir kurala hep
uyduk ve kavgalı iken hiç yatağa gitmedik. Ayrılmayı hiç düşünmedik onun için evliliğimizin
yürümesi için elimizden geleni yaptık. Küçük şeyleri büyütmemeyi öğrendik. Evliliğimizin
başında diş macununun veya klozetin kapağının açık kalmasını şikayet konusu yaptık
ama zamanla bunların önemli olmadığını öğrendik. 14 yıllık evli bir çift de şunları
anlatmakta; Evlilik öncesi danışmana gitmemizin bize çok yararı oldu. Eşinizi ve
onun değerlerini anlamak için zaman ve çaba harcayın. Boşanmayı düşündüğümüz zamanlar
oldu ama hep ‘ bu da geçecek’ diye düşündük. Böyle anlarda onu neden beğendiğinizi
ve neden onunla evlendiğinizi düşünün. Birbirinize sadık kalın. Eşimizin ihanetini
engelleyemeyiz ama biz sadık kalabiliriz. Bir anlık baştan çıkmanın yaratacağı incinme
ve güvensizlik kalıcı olacaktır. Sevginizi gösterin. Özellikle stresli olduğunda
karıma bizim için yaptıklarından dolayı teşekkür ederim. Ona kızlarımın ve benim
onunla gurur duyduğumuzu ve onu çok sevdiğimizi yazdığım küçük notlar veririm.
Yararlanılan Kaynaklar: The Power of Love., Jones, Lynda, Essence, February99,
Vol. 29, Issue 10. Simrin, S. and Simrin, S. K. Making Marriage Work for Dummies.
New York: Hungry Minds, Inc., 2001.
Psikolog Mehtap TamererTamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Yaz mevsimi geldi; tatilciler deniz, güneş, kum ve iyi vakit geçirmek için yollarda.
Aslında herkesin tatile ihtiyacı vardır ve çoğumuz yıl boyu çalışmanın ardından
tatil hayali kurarız. Aslında olanaklı ise herkes her sene iki hafta tatil yapabilmelidir.
Kendimize tatili hak ettiğimizi ve tatilde işimizi unutmamız gerektiğini söylememiz
lazımdır. İş çevremizden uzaklaşmamız sağlığımız, yaratıcılığımız ve kendimizi tazelememiz
için gereklidir. Dinlenmek iş ve özel hayatımız arasında denge kurduğumuzun göstergesidir.
Hayatımızın sadece işten oluşmadığının göstergesidir. Dinlenen insan daha üretici
ve sağlıklı olur.
Tatil denince herkes rahatlamak için farklı şeyler yapmak ister ve hiç kimse tatilde
stresli olmak istemez. Ancak çoğu kez çalışanlar tatil yaptıkları için suçluluk
duyarlar. Suçluluk duymadan tatil yapabiliyorsak stres düzeyimiz azalacak ve daha
sağlıklı olduğumuzu hissedeceğiz.
Yoğun bir çalışmanın arkasından kendimize dinlenme ve tatil zamanı ayırmazsak sonunda
sağlık problemleri ortaya çıkabilir ve işimizden daha uzun süre ayrı kalabiliriz.
Böylece işimiz bütünüyle aksamış olur ve stres düzeyimiz daha da yükselir.
Yapılan araştırmalara göre çalışanların yarıdan çoğunun iş stresi tatilde bile devam
etmektedir. Tatile çıkmanın olumlu etkileri bu kişiler için sadece üç gün sürmektedir.
Sonra tekrar iş düşünmeye başlamakta ve tatilde dahi cep telefonlarını açık tutmaktadırlar.
Bazıları da, sırf işleri nedeniyle, ancak iki yılda bir tatile çıktıklarını söylemektedirler.
İnsanlar günümüzde daha çok çalışmakta ve daha az tatil yapmaktadırlar. Bunun en
önemli nedenlerinden biri çok iş olmasına rağmen çalışan elemanın azlığıdır. Bu
nedenle bir haftadan fazla tatil yapmanın olanaklı olmadığı görülmektedir.
Bazıları da tatilde bile iş streslerinin devam ettiğini ve bu nedenle tatile çıkmanın
bir yarar getirmediğini söylerler.

Bazıları kendileri olmazsa bütün işlerin
aksayacağını düşünürler. Bu nedenle de tatillerini erken kesip işe dönebilirler.
Bazıları da tatil sürelerini çocuklarıyla ilgilenmek, ailelerini ziyaret etmek,
ihmal edilen ev işlerini yapmak veya doktora gitmek gibi özel işleriyle geçirirler
ve bu nedenle de dinlenip rahatlayamazlar.
Çoğu kişi tatilde nasıl rahatlayacağını bilemez ve hatta sıkılır çünkü işleri dışında
nasıl vakit geçireceklerini bilemezler, bir hobileri de yoktur. Onlar için hayatları
sadece işten ibarettir. Bu nedenle de tatile gittiklerinde ya yeterli uyuyamadıklarından
şikayet ederler ya da havuzun yanında iyi bir yer bulamadıklarından veya otelde
kahvaltıyı kaçırmaktan dolayı hemen huzursuz olurlar ve strese girerler.
Tatile çıkmadan önce kendimizi çok yorgun hissediyorsak tatilde yeterince gevşeyemeyeceğimiz
Tatile çıkmadan önce çalışma arkadaşlarımıza ortaya çıkabilecek problemler hakkında
bilgi verirsek tatilde daha rahat dinlenebiliriz. Yokluğumuzda gerekiyorsa işimizi
kimin yapabileceğine karar verebiliriz.
İşin aksamayacağına dair iş arkadaşlarımıza güvenmemiz lazımdır. Hatta olanaklı
ise tatil boyunca cep telefonunu bile kapatabiliriz.
Tatilde saat bile kullanmamanın rahatlatıcı bir etkisi olduğunu görebiliriz. İş
çevremize tatile çıkacağımızı haber verirsek tatil dönüşü bizi bekleyen yüzlerce
e-postadan kurtulabiliriz.
Kısa süreli bir iki tatil yapmak yerine uzun bir tatil yapmak bizi daha çok rahatlatabilir
ve dinlendirebilir. İlk hafta iş stresinden kurtulmamız için gereklidir ve böylece
ikinci hafta tatilin tadını çıkarmaya başlarız.
Tatile çıkmadan önceki hafta çok fazla iş yapmaya çalışırsak iş stresimiz daha fazla
artar ve tatilde de devam eder.
Bunun yerine iyi bir planlamayla ve zamanı verimli kullanmakla daha çok iş yapabiliriz.
Tatilden eve dönüşü işe başlamadan bir iki gün önceye ayarlarsak işe hemen gitmek
yerine kendimize geçiş zamanı vermiş oluruz.
Tatile çıkmadan önce ve hemen sonra önemli toplantılar da planlamazsak tatil ve
çalışma hayatı arasındaki geçişi daha kolay yapabiliriz.
Tatilde yorulmamıza neden olan geziler yapmak yerine, plajda tembellik yapmak, doğa
ile baş başa olmak veya kitap okumak bizi daha fazla rahatlatabilir.
Tatil planları yaparken çocuklarımızın da görüşlerini alırsak, ailedeki herkesin
ihtiyaçlarını ve isteklerini dikkate almış oluruz ve tatilde bu nedenle doğacak
sorunları da engelleyebiliriz.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Milton H. Erickson;

... çoğu çevreler tarafından klinik
hipnozun en önemli temsilcisi kabul edilir. ‘Stratejik Terapi’ olarak adlandırılan
yaklaşımında hastalarını transa sokarak veya sokmadan hipnotik teknikler uygulamıştır.
Böylece problemin kaynağına inerek çabuk iyileşmelerini sağlayacak bir dizi eylemi
uygulamaya koymaktaydı.
Milton H. Erickson 1901-1980 yılları arasında yaşamıştır. Yaşamı olağanüstüdür ve
insanoğlunun ne kadar güçlü olduğuna bir örnektir. Milton H. Erickson pek çok terapi
yaklaşımını ve tekniğini etkilemiş ve temellerini oluşturmuştur.
Bunlardan bazıları Aile Terapisi, Sistemik Terapi, NLP, Çözüm Odaklı Terapi, ve
Olasılık Terapisidir. Bill OHanlon, Palo Alto Grubu, Ernest Rossi, Richard Bandler
ve John Grinder, Steve de Shazer ve birçokları ondan etkilenmişlerdir. Milton H.
Erickson çalışmalarını hiçbir zaman teorileştirmedi ve bunu gerçekleştirmenin olanaklı
olmadığını savundu.
Çünkü yaklaşımı çok özeldi ve her danışana göre farklılıklar gösteriyordu. Sınıflama
ve teşhisle uğraşmıyordu. İnsanların değişebileceğine ve onlarda bunu gerçekleştirebilecek
gücün olduğuna inanıyordu.
Terapiste düşen görev her soruna ve her danışana göre bir yaklaşım geliştirmekti.
Jay Haley ‘UNCOMMON THERAPY-The Psychiatric Techniques of Milton H. Erickson MD’
adlı kitabının ilk baskısında (1973), Erickson için şöyle der: ‘ Milton H. Erickson
yaşamının son bölümüne yaklaştı. Çok hasta ve artık tamamıyla koltuklu sandalyede,
çok nadiren hasta görmektedir. Son yıllarında, insanların problemlerine yaklaşımı,
bize, pek çok sanatçının son çalışmalarını hatırlatan bir basitliği ve ustalığı
çağrıştırmaktadır. Picasso çizimlerine daha fazla basitlik getirmiş,
Borges daha yalın bir anlatımı seçmiş ve Erickson da fiziksel olarak sağlıklı olmayışından
dolayı daha ekonomik bir terapi yaklaşımını seçmiştir. Hastalarının durumlarını
hemen kavramakta ve çok çaba sarf etmeden her birine özel basit ve kusursuz bir
yaklaşım geliştirmektedir. Yaşlılığıyla beraber bilgeliği de artmıştır ancak fiziksel
gücünü kaybetmiştir.
Bu da yaşamın bir cilvesidir.’ Milton H. Erickson hem tıp hem de psikoloji eğitimi
görmüştür. Hem Amerikan Psikiyatri Derneğinin hem de Amerikan Psikologlar Derneğinin
üyesiydi. Amerikan Klinik Hipnoz Derneğinin kurucu başkanıydı. 1950 yılından sonra
mesleki hayatına Phoenix, Arizona’da devam etmiştir ancak hipnoz seminerleri ve
dersleri vermek üzere Amerika Birleşik Devletlerinin diğer eyaletlerine ve başka
ülkelere sürekli seyahat etmiştir.
Erickson, Wisconsin ABD’de yaşayan orta halli bir çiftci ailesinin çocuğuydu ve
gelişimi yavaş olan bir çocuktu. Konuşmaya dört yaşından sonra başlamıştır. Aynı
zamanda renk körü ve müzik dinlerken ton sağırıydı. On yedi yaşında çok ağır bir
çocuk felci geçirmiştir, doktorlar onun öleceğini düşünmüşlerdir. Sadece gözlerini
oynatabiliyor ve duyabiliyordu.
Bu esnada vücut dilinin ve sözsüz iletişimin önemini keşfetmiştir. Ana babasını,
yedi kız kardeşini, bir erkek kardeşini ve hemşireyi gözlerken gözlem yeteneği çok
gelişti. Daha bebek olan kız kardeşini gözleyerek, tekrar konuşmayı ve kollarını
hareket etmesini öğrendi. Bir sene sonra koltuk değneğiyle ayakta durabiliyordu.
Üniversite birinci sınıftayken doktoru, bacaklarını kullanmadan, güneşte eksersiz
yaparak yaz tatilini geçirmesini tavsiye etti. O da haziran ayından eylül ayına
kadar tek başına kano yolculuğuna çıktı. Başlangıçta kanosunu sudan çıkarabilmek
için bacaklarında yeterli güç yoktu ve biraz yüzebiliyordu. Fiziksel limitlerini
zorlayarak geçirdiği aylardan sonra fiziksel olarak çok güçlendi; yazın sonunda
bir iki kilometre yüzebiliyor ve kanosunu kendi taşıyabiliyordu. 1952’de, çok az
rastlanan bir şekilde, ikinci kez çocuk felci geçirdi.
Vücudunun özellikle sağ tarafı etkilendi. Bu sefer de, bir sene sonra, iki koltuk
değneği ile Arizona’nın dağlarında yürüyüşe çıktı. 1970’lerde koltuklu sandalye
kullanmaya mecbur kaldı ve kronik ağrılarını kendi kendine hipnozla ve telkinle
kontrol etti.
Clark L. Hull’dan etkilenmiştir ve kendi kendine hipnoz öğrenmiştir. İki kez evlenmiştir.
Birinci evliliğinden üç, ikinci evliliğinden beş çocuğu olmuştur.
Milton H. Erickson yaşama dört elle sarılan, vücudunun gücüne inanan ve vücut gücünü
sonuna kadar kullanan, direnen bir insan ve son derece başarılı bir terapistti.
Terapi, kendisinin de tüm hayatında yaptığı gibi, danışanların, limitlerini aşmalarına
yardımcı olmaktır. Danışman her bir probleme uygun yaklaşımlar geliştirir.
Kaynak: Haley, J. (1986) Uncommon Therapy The Psychiatric Techniques of Milton Erickson
MD. W.W.Norton and Company Ltd.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Maddi problemler, hastalık, iş stresi, iletişim eksikliği, uyuşmazlık ve çocuklar
evlilikte ortaya çıkan problemlerin nedeni olabilir ve strese yol açarlar. İlişkilerde
ve evlilikte ortaya çıkan stresle başa çıkabilmek için bazı önerileri şöyle sıralayabiliriz:
- Çevrenize destek için başvurun. ( çevrenizde konuşabileceğiniz arkadaşlarınız,
meslektaşlarınız, doktorunuz veya sosyal grubunuz var mıdır?) - Birbirinizle konuşun
ve problemlerinize yol açan konuları bulmaya çalışın. - Birlikte stres yaratan ve
kavga etmenize yol açan konuların listesini yapın. Örneğin: Evdeki işleri sadece
biriniz mi yapıyorsunuz? Öyleyse ev işlerini paylaşın veya her hafta yaptığınız
işleri değiş tokuş edin. - Para problem yaratıyorsa harcamalarınızı azaltın. Dışarıda
yediğiniz yemeklerin sayısını azaltabilir veya arabaya ihtiyacınızın olup olmadığına
karar verebilirsiniz. - Problemlerinize çözüm bulmak için birlikte karar verin.
- Birbirinize zaman ayırın. Hafta sonlarınızı sadece başkalarını ziyaret ederek
ve ev işleri yaparak geçirmeyin, birbirinize de zaman ayırın. Haftanın birkaç gecesini
ve ayda bir hafta sonunu kendinize ayırıp, birlikte kaliteli zaman geçirin. - Eğer
çocuklarınız varsa onların bakımları için ara sıra bir akrabanızdan veya arkadaşınızdan
yardım isteyin. - Sizin için önemli olan şeyleri eşinizle konuşun. Birbirinizi dinleyin
ve ön yargılı olmamaya gayret edin. Eşinizin duygularına ve düşüncelerine özen gösterin.
- İsteklerinizi ve amaçlarınızı birbirinizle paylaşın ve konuşun. Böylece birlikte
bir geleceği planlayabilirsiniz. - Başkalarıyla da zaman geçirin. Diğer insanlarla
birlikte eğlenmek için zaman ayırmanız önemlidir. - Birlikte eksersiz yapın, birlikte
koşun veya birlikte bir spor salonuna üye olun. Birkaç saatliğine de olsa birlikte
bir şeyler yapın. - Birbirinize sevgi ve ilgi gösterin. Araştırmalara göre sabah
evden ayrılmadan eşini öpen erkeklerin kalp krizi geçirme riski azalmaktadır. -
Birbirinize iltifat etmeyi ve sarılmayı ihmal etmeyin. Kaynak: Palmer, S., Cooper,
C., and Thomas, K. (2003) Creating a Balance. Managing Stres. London:The British
Library
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
‘Çözüm Odaklı Terapi’ modeli kısa süreli ve hedefe odaklı bir modeldir. Steve de
Shazer ve meslektaşları tarafından Milwaukee, ABD’deki ‘Kısa süreli Aile Terapisi
Merkezi’nde geliştirilmiştir. Steve de Shazer, Milton H. Erikson’dan çok etkilenmiştir.
Erikson 1940’larda kısa süreli terapi yaklaşımlarına öncülük etmiş ve düşünceleri
pek çok modele temel teşkil etmiştir. Erikson, sınıflama ve teşhisle uğraşmak yerine
danışanın istediği değişikliklerin ortaya çıkmasıyla ilgilenirdi. İnsanların değişebileceğine
ve onlarda bunu gerçekleştirebilecek gücün olduğuna inanırdı. Ona göre terapiste
düşen görev her soruna ve her danışana göre bir yaklaşım geliştirmekti. ‘Çözüm Odaklı
Terapi’ modeline göre de; danışan, yaşamını daha iyiye götürmek için ustalığa, güce
ve bilgiye sahiptir. Danışman ve danışan zamanlarının çoğunu problemi araştırmak
yerine, çözüm üretmeye ayırırlar. ‘İnsan geleceğini yaratır, gelecek geçmiş olayların
esiri değildir’ düşüncesi Steve de Shazer ve meslektaşlarının çıkış noktasıdır.
Zaten insanlar da çoğu kez problemleriyle ilgilenmek yerine hemen değişim isterler.
Bu modele göre değişim kaçınılmazdır, danışmanın görevi konuşmaları çözüm odaklı
konuşmaya yönlendirmektir. Çözüm odaklı danışmanlık problemden çok ulaşılmak istenen
yer ve gelecekle ilgilenir. Bireylerin geçmişi değil gelecek önemlidir çünkü problem
odaklı konuşma bizi çözümden uzaklaştırır. Danışman, ‘Bana probleminizi anlatabilir
misiniz?’ yerine ‘Neyi değiştirmek istiyorsunuz?’ diye sorar. Sorular değişim ve
gelecek odaklıdır, danışman değişimi teşvik eder ama danışana nasıl değişeceklerini
dayatmaz. Çözüm odaklı danışmanlık çözüme yöneliktir ancak çözüm danışanın yaşamına
uygun olmalıdır. Danışman, danışanın yaşamının uzmanı değildir. 1980’lerin başında
Steve de Shazer ve meslektaşları ‘MUCİZE SORUSU’ nu geliştirdiler ve sormaya başladılar.
Bu sorunun amacı konuşmayı geleceğe yönlendirmektir. Steve de Shazer 1985’te ‘Her
küçük değişiklik başka değişikliklere ve gelişime yol açar’ demiştir. Bu nedenle
danışanın hedefleri küçük, gerçekçi ve danışanın yaşamına uygun olmalıdır. Çözüm
odaklı danışmanlık; stres kontrolünde, evlilik ve çiftlerin problemlerinde ve okul
sorunlarında etkili bir danışmanlık yöntemidir. Çözüm ve gelecek odaklı bir yaklaşım
olduğu için koçlukta da çok etkili bir yaklaşımdır ve günümüzde yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Evlilik sürekli çaba ve emek ister. Eşler birbirlerine ve evlilik kurumuna kendilerini
adamalı ve bağlılıklarını göstermelidirler. Ancak Türkiye'de de, dünyada da, istatistiklere
göre boşanma oranları her gün artmaktadır. Boşanmanın nedeni ekonomik olabilir;
geçimsizlik olabilir; alkol veya aile içi şiddet olabilir; günümüz koşullarının
getirdiği iş stresi olabilir veya eşler arası iletişimin azlığı boşanma nedeni olabilir.
Kadın ve erkek; genetik, ailevi ve kültürel nedenlerden ötürü yetişkinlik çağına
farklı yetenek, ihtiyaç ve beklentilerle gelirler. Duygularını kontrol etme ve ifade
etme bakımından farklıdırlar; bu da onların çevreleriyle ve eşleriyle olan ilişkilerine
yansır. Kadınlar ilişkilerini konuşarak anlamaya çalışırlar; erkekler için ise sonuçlar
önemlidir. Kadınlar için iyi iletişim çok önemlidir; ilişkileri hakkında konuşmak
onlar için mahremiyet göstergesidir. Erkekler konuşmanın kadın için önemini anlayamazlar
ve ilişkileri hakkında konuşurken çok zorlanırlar. Ayrıca yaşam koşulları ve zorlukları
hakkında da konuşmak istemezler. Erkekler için problemi çözmek önemlidir; kadınlar
için duyguları anlamak ve tartışmak önemlidir. Evlilikte eşler arası iletişim çok
önemlidir. İletişim konuşmak, dinlemek ve anlamaya çalışmaktır. İletişimi etkileyen
alışkanlıklarımız genellikle şunlardır: - Rahatsız eden konu hakkında konuşmamak.
- Duygularımızı tartışmak ve karşı tarafı dinlemek yerine sürekli dırdır etmek.
- Her şeyi en iyi ben bilirim tavrına girip eşimizin duygu ve düşüncelerini umursamamak
- Eşimizin davranışını konuşmak yerine onun kişiliğini eleştirmek. Kendi duygularımızdan
onu sorumlu tutmak. - Eşimizin duygularına özen göstermeden konuşmak. - Konuşma
tarzımıza ve sesimizin tonuna dikkat etmemek. Eşler arası iletişimde konuşmak kadar
dinlemek de çok önemlidir. İyi bir dinleyici karşısındakinin konuşmasına izin verir;
onun konuşmasını fikir öne sürerek veya eleştirerek kesmez. İyi bir dinleyici nasihat
vermez. İyi bir dinleyici, size, söylediklerinizin önemli olduğu duygusunu verir.
Saygı gördüğünüzü, ilginç olduğunuzu ve dinleyici tarafından kabul edildiğinizi
düşünürsünüz. Ancak evliliklerde eşler birbirlerini dinleme konusunda şu tip hatalar
yapmaktadırlar: - Eşimiz konuşurken onu dinlememek, - Eşimiz konuşurken dikkatimizin
yarısını ona, diğer yarısını televizyona, gazeteye veya kendi düşüncelerimize vermek,
- Eşimizin söylediklerinin işimize gelenini dinlemek, sadece kendi görüşümüzü destekleyen
kelime ve cümleleri duymak, - Eşimiz konuşurken onun sözünü kesmek. Bu onun söylediklerinin
önemli olmadığı mesajını verir, - Eşimizin konuşmasını gülerek, ağlayarak, bağırarak
veya onu eleştirmeye başlayarak kesmek. Etkili dinlemek, kazanmak için değil, anlamak
için dinlemektir. Uzun süreli iyi bir evlilik, her gün gelişen bir ortaklıktır.
Evlilik ortak çalışmadır; eşlerin rekabet edecekleri bir kurum değildir. Bu ortaklıkta
eşler birbirlerini kabul ederler, saygı gösterirler ve birbirlerine her zaman destek
olurlar. Unutmayalım ki evliliğin 3 bileşeni vardır - 'Sen', 'Ben' ve 'Biz'.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Koçluk; akıl ve ruh sağlığı açısından sorunları olmayan bireylerin ve grupların
özel yaşamlarını ve iş performanslarını zenginleştirmektir. Bireylerin ve grupların
yaşam kalitesini arttırmaya yardımcı olmaktır. Bireylere ve gruplara bulundukları
yerden, ulaşmak istedikleri yere varmalarına; isteklerine, hayallerine ve gerçekçi
hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmaktır. Koçluk danışan odaklı, gelecek odaklı
ve sonuca odaklı bir süreçtir. Koçlar tasarım, araç, destek ve geri bildirim sağlar
ve danışanları cesaretlendirirler. Koçlar danışanların hedefler saptamalarına ve
o hedeflere varmalarına yardımcı olurlar; böylece belirli bir alanda performanslarını
geliştirmelerine, yaşam kalitelerini arttırmalarına ve ileriye gitmelerine yardımcı
olurlar. Koçlar danışanları zor zamanlarında cesaretlendirir ve destekler. Koçlar
dinler, gözlem yapar ve koçluk yaklaşımını her danışanın gereksinimlerine uydururlar.
Çözümlerin ve stratejilerin danışanda olduğuna inanırlar; danışanın yaratıcılığına
ve becerisine güvenirler. Danışanın sahip olduğu becerileri, zenginliği ve yaratıcılığı
ortaya çıkarmak için destek sağlarlar. (Anthony Grant, 2003). Koçluk ilişkisinde
danışanın deneyimlerine, bilgisine ve mesleğine uygun hedefler belirleme ve o hedeflere
ulaşabilme esastır; her danışan tektir. Koç ve danışanı işbirliği içinde, birlikte
çalışırlar. İnsanlar koça pek çok nedenlerle gelirler, koçluk psikolojik problemleri
çözme değil, danışanların isteklerine, hayallerine ve gerçekçi hedeflerine ulaşmalarına
yardımcı olmaktır. Üç çeşit koçluk vardır: - İş/Yönetici Koçluğu: Çalışma hayatındaki
performansı geliştirmeye yöneliktir. - Uzmanlık Koçluğu: Stres koçluğu, evlilik
koçluğu, performans koçluğu ve telefon koçluğu gibi çok özel konularla ilgilenmek
üzere yapılır. - Yaşam/Kişisel Koçluk: Yaşam koçluğu yaşam stratejisi geliştirmektir;
içinde yaşadığımız dünya ve kim olduğumuz hakkında kendimizi daha iyi hissetmemizdir
(Gladeana McMahon, 2001): Danışanların yaşamları ile ilgili hoşnutsuzlukları vardır
fakat ilgili hedefleri belirlemede sorunları olabilir; koydukları hedefler belirsiz
olabilir veya gerçekçi değildir. Yaşam Koçları danışana, daha iyi bir gelecek için
seçenekleri araştırmasına ve hedefler koymasına yardımcı olurlar. Neye ihtiyaçları
olduğuna ve neyi istediklerini bulmalarına yardımcı olurlar. Problemlere yönelik
ve gerçekçi çözümler üretmelerine yardımcı olurlar. Yaşam Koçları danışanın var
olan potansiyellerini farkına varmalarını sağlayarak hedeflerini belirlemelerini
kolaylaştırır, sonuca götürücü yaklaşımlar geliştirmesine yardımcı olur. Yaşam Koçları
danışanı idare etmez, yargılamaz, nasihat vermez ve onun kararlarını etkilemez.
Çünkü danışanda problemleri çözebilecek becerilerin ve bilginin var olduğuna inanırlar.
Yaşam Koçluğu yaşamın her alanına odaklanır, danışanın yaşamındaki parçalar arasında
uyumu hedefler. Yaşam Koçu danışanın arkadaşları, ailesi ve ilişkileri, sağlığı,
maddi durumu, yaşadığı çevre ve mesleği gibi her alana odaklanır ve danışanı bir
bütün olarak ele alır. Danışan Kızgınlıkla Başa Çıkma, Kaygıyla Başa Çıkma, Kendini
İfade Edebilme, Zor İnsanlarla Başa Çıkma, Daha İyi İletişim Kurabilme, Temel İletişim
Becerileri ve Empatik Anlayış Geliştirme, Problem Çözme Becerileri Kazanma, Stres
Yönetimi, Gevşeme Yöntemleri, İş Yerindeki Problemlerle Başa Çıkma, Daha Verimli
Çalışma Yöntemleri, Çatışma Çözme Becerileri, Beden Dilini Etkin Kullanma, Kendini
İfade Etme, Duygusal Zeka ile İş Hayatında Başarılı ve Özel Hayatta Mutlu Olma gibi
alanlarda Yaşam Koçunun yardımını isteyebilir. Yaşam Koçluğu her danışanın istediklerine
ve beklentilerine göre farklılıklar gösterir. Genellikle kısa sürelidir. Ancak koçluk
ilişkisinde hedeflere ulaşabilmek için danışanın kararlı olması, çaba göstermesi
ve sorumluluk alması gerekir.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
İş stresi üretimi düşürür, iş yerindeki yönetimin baskısını arttırmasına ve çalışanların
hastalanmasına neden olur. İş stresi çalışanların konsantrasyonunu etkiler, hastalık
risklerini arttırır, zaman ve işgücü kaybına neden olur. İş ve ev hayatının talepleri
çakışırsa stresin şiddeti daha da artar. Araştırmalara göre çalışanlar için stres
yaratan etmenler arasında en etkili olanı iş ve iş koşullarıdır; aile, para, ilişki
sorunları, zaman, seyahat, medyadaki haberler ve diğer etmenler, işten sonra gelmektedir.
Çalışanlar stresli oldukları zaman huzursuzlukları artar, sürekli yorgunluk duyarlar,
işlerine konsantre olamazlar ve işlerinde kaytarmaya başlarlar. Zamanlarını etkili
kullanamazlar. Sürekli masalarını ve odalarını toplarlar veya bilgisayarlarında
oyun oynarlar. İşten kaytarmaları stres düzeylerinin geçici olarak azalmasına neden
olur ama kaybettikleri zamanı hatırlayınca daha fazla strese girerler. Araştırmalara
göre çalışma hayatında stres yaratan etmenler şunlardır: - İşyerindeki hava kirliliği,
ısı, nem, ışıklandırma, rahatsız masa ve oturma yerleri. - Sıkıcı basmakalıp işler,
işin tehlikeli olması, işin teslim tarihleri, aşırı seyahat, uzun çalışma saatleri,
vardiyalı çalışma, işin bireye zor gelmesi ve günümüzde gelen elektronik postaların
fazlalığı. - Çalışanlar arası olumsuz ilişkiler, çalışanlar arası rekabet, işyeri
politikası, gerekli desteğin olmaması ve çalışma arkadaşlarının düşmanca tutumları.
- Çalışanların A tipi kişilik sahibi olmaları, ev hayatlarındaki problemlerin yarattığı
stresin iş hayatına yansıması, çalışanın mükemmeliyetçi olması. Stres belirtileri
insandan insana farklılık gösterir. Kimisi kaygı duyar, kimisi panik atak yaşar
veya saldırgan davranış gösterir. Stres bazı insanların sindirim sistemini etkiler
veya bazılarının da yorgunluk duymasına neden olur. Belirtiler kişiden kişiye değişir.
Bazı kişiler birkaç belirti birden gösterebilir. Belirtilerin sıklığının ve yoğunluğunun
fazlalığı kişinin çok stresli olduğunu gösterir. Stresin özellikle de kalp ve dolaşım
sistemine olumsuz etkileri vardır. Stres belirtileri davranışsal, fizyolojik ve
psikolojik olmak üzere üç gruba ayrılır: - Davranışsal belirtiler: Kızgınlık, kararsızlık,
uyku ve yemek düzenindeki bozulmalar, huzursuz uyku uyuma, rahatlamak için yemek
yeme, sigara ve alkol kullanımının artması, kafein kullanımının artması, hızlı yemek
ve konuşmak, pasif veya saldırgan davranışlar göstermek, içine kapanmak veya somurtmak,
düşüncesizce hareket etmek, zamanı iyi kullanamamak, iş performansının düşmesi,
kazalara maruz kalınması, sekse olan ilginin kaybolması, sinirsel tikler ve sıkılı
yumruklar. - Fizyolojik belirtiler: Sık sık soğuk algınlığına yakalanma ve diğer
enfeksiyonlara açık olma, düzensiz kalp atışları, nefes nefese kalma, göğüste sıkışma
veya ağrı, bayılma, baş ağrısı, sırt ağrısı, yorgunluk, sindirim bozuklukları, ishal
veya kabız olma, deri rahatsızlıkları veya alerjik reaksiyonlar, aşırı terlemek,
iştah değişiklikleri, hızlı kilo kaybetme veya hızlı kilo alma, kadınlarda aybaşı
düzeninde değişiklikler meydana gelmesi ve sistit. - Psikolojik belirtiler: Özensizlik,
unutkanlık, huysuzluk, sinirlilik, mizaç değişiklikleri, kaygılanma, korkma, utangaçlık
veya mahcubiyet, suçluluk veya kıskançlık duyma, aşağılık duygusu duyma ve kendine
güveni kaybetme, ümitsizlik hissetme, intihar düşünceleri, dikkat azlığı ve hayal
kurmanın artması. Bu duygular stresli olduğumuz konularla etkili başa çıkmamızı
engeller. ‘İnsanlar Stresle Başa Çıkmak İçin Ne Yapıyorlar?’ konulu bir araştırmada
en yaygın kullanılan yöntemin televizyon seyretmek olduğu bulunmuş. Kullanılan diğer
yöntemler olarak sigara ve içki içmek bulunmuş. Bazılarının da rahatlamak için yediği
ve sonuç olarak da kilo aldıkları ortaya çıkmış. Görüldüğü üzere bu yöntemlerin
stresle başa çıkmaya yardım etmeyeceği açıktır. Diğer bir yöntem olan sosyalleşmenin
de strese geçici bir olumlu etkisi olabilir. Diğer bir yöntem olan egzersizin, stres
düzeyini azalttığı bilinmektedir. Kimileri stresle başa çıkmak için faydalı bir
yöntem olan okumayı seçmişler. Kimileri de faydalı bir yöntem olan rahatlama tekniklerini
kullanmayı ve meditasyonu seçmişler. Kimileri banyo yapmayı, radyo dinlemeyi veya
ilaç kullanmayı stresle başa çıkma yöntemi olarak seçmişler. Ama iş hayatındaki
stresle başa çıkmak için bireysel ve kurumsal düzeyde müdahale gerekir. Bunun için
stres yaratan faktörlere müdahale etmek gerekir. Davranışsal, fizyolojik ve psikolojik
stres belirtilerine müdahale etmek gerekir. Ayrıca yöneticilerin, insan kaynakları
elemanlarının, iş sağlığı ve güvenliği personelinin de iş hayatındaki stresi önleme
ve başa çıkma yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmalarında büyük fayda vardır. Bireysel
ve kurumsal düzeyde yardım alana kadar aşağıdaki önerileri iş hayatınızda uygularsanız,
stres düzeyinizi bir miktar kontrol altına alabilirsiniz; - İş yerindeki molalarınızı
iyi kullanın. Molalarda kısa bir yürüyüş yapın, bir iş arkadaşınızla iş dışı bir
konu hakkında sohbet edin veya yalnız kalıp gözlerinizi kapatarak rahatlamayı deneyin.
- Sinirli hissettiğiniz zaman ortamdan uzaklaşın. Ona kadar sayıp durumu tekrar
gözden geçirin. - İş konusunda her zaman mükemmellik beklemeyin. - Gün içinde stres
yaratan durumları, düşüncelerinizi ve tepkilerinizi bir yere yazıp stres nedenlerinizi
bulmaya çalışın. - Yaptığınız işten memnun olmaya çalışmanız sizi daha iyimser yapacaktır.
- Diğerlerine kibar ve saygılı davranırsanız çevreniz size karşı daha sıcak ve samimi
olacaktır. - Çalışma hayatınızda iş arkadaşlarınızla rekabet etmeyin; işbirlikçi
ve uzlaşmacı olun.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
NİHAYET EVLENDİK AMA İŞLER UMDUĞUMUZ GİBİ GİTMİYOR ...
Evli çiftlerin bazıları ilk yıllarında zorluklar yaşayabilirler. Evliliğin
ilk yılı uyum yılıdır, çiftler birlikte yaşamayı öğrenmek için yaşamlarında bazı
düzenlemeler yapmak zorundadırlar. İlk yılda ortaya çıkan sorunlar görmezlikten
gelinirse sonradan onlarla ilgili daha başka sorunlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle
çiftler iyi iletişim kurarak ilişkilerinin zarar görmelerini önleyebilirler. Etkili
iletişim dinlemesini, konuşmasını ve tartışmasını bilmektir. Beden dilimiz ve davranışlarımız
da iletişimde çok önemlidir. Evliliğin ilk yılında ortaya çıkan zorluklar şunlardır;
Aileden ayrılmak: Pek çok genç evlendiklerinde ilk kez ailelerinden ayrılırlar.
O güne kadar kendilerine bakan ailelerinden ayrılarak başka birisiyle oturmaya başlamaları
büyük bir değişikliktir ve bu duruma alışmaları zaman alacaktır. Ev işlerinin paylaşımı,
alışveriş ve diğer ev işleri anlaşmazlıkları ortaya çıkarabilir. Yer değiştirmek:
Yer değiştirmek stres yaratan faktörlerin en önde gelenlerindendir. Evlenmek ve
birlikte yaşamayı öğrenmek de stres yaratır, bu nedenle bazen yorgun ve kaygılı
hissetmeleri doğaldır. Eşlerin birbirlerini tanımaları: Eşlerin çoğu birbirlerini
evlendikten sonra tanımaya başlarlar. Evlendiğiniz kişinin kusursuz olmadığını keşfedersiniz
ve iki farklı insan olarak birbirinize uyum sağlamaya çalışırsınız. Para: Evliliğin
başlangıcında eve giren para genellikle azdır. İstediğiniz veya ihtiyacınız olan
şeyleri satın alamadığınızda üzülebilir ve sıkılabilirsiniz. Eşlerin paranın nasıl
harcanacağı veya tasarruf edileceğine dair anlaşmaları gerekir. Kuşkular: Evliliğinizle
ilgili, düğünde veya balayında ortaya çıkmayan kuşkular canınızı sıkmaya başlayabilir.
Bu dönemde kuşkular taşımanız normaldir ancak tüm farklılıklara rağmen birbirinize
uyum sağlayabilirsiniz. Beklentiler: Evliliğin ilk yılında ortaya çıkan sorunların
çoğunun nedeni sizin ve eşinizin evlilik hakkındaki farklı beklentilerinizdir. Sevdiğinizle
evlendiğinizde o ana kadar olmadığınız kadar mutlu olmayı beklersiniz. Bu gerçekleşmezse
suçluluk duyarsınız ve üzülürsünüz. Mutlu olmadığınızı kimseyle konuşamazsınız;
ailenize ve arkadaşlarınıza bunu itiraf edemezsiniz ve kendinizi çok yalnız hissedersiniz.
Ancak daha önce de değindiğimiz gibi evliliğin ilk yılı uyum yılıdır ve çiftler
farklılıklarına rağmen birlikte yaşamayı öğrenmek için bazı düzenlemeler yapabilirler.
Unutmamamız gereken tek nokta evlilik bir evi paylaşmaktan daha fazla bir şeydir.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Stresli çocukların sayısı gittikçe artmakta. Onların stresli oluşlarını ağlama,
avuçların terlemesi, saldırgan olma, başağrısı ve mide ağrısı, saçla oynama, emme,
tırnak yeme, tuvalet alışkanlığının bozulması ve uyku bozukluğu gibi davranışlarında
gözleriz (Stansbury ve Harris, 2000; Fallin, Wallinga ve Coleman, 2001; Marion,
2003). Ana babaların çoğu çocuklarının stres yaratan koşullardan etkilenmediklerini
ve çocuklarının strese karşı bağışıklık taşıdıklarını düşünürler. Onlara göre çocuklarının
temel ihtiyaçları karşılanmaktadır, bir sürü oyuncakları, arkadaşları ve oyun oynayacak
zamanları vardır. Ana ya da baba işinden atılırsa çocuklar hem ailenin maddi sorunlarına
hem de ana babanın duygusal durumlarına uyum sağlamak zorunda kalırlar. Ana babası
sürekli tartışan ve kavga eden bir çocuk çok fazla streslidir. Aileden birisinin
veya evde bakılan bir hayvanın ölümü ve bir kardeşin doğumu da stres yaratan faktörlerdendir.
Çocuklar zorbalık gösteren diğer çocuklarla, ailenin başka bir yere taşınmasıyla
veya ana ya da babasının ciddi bir hastalığıyla yaşamasını öğrenmek zorundadırlar.
Arkadaş edinmek, çevrelerinin taleplerine göre giyinmek veya fiziksel bir özürlerinin
olması onlar için sıkıntı kaynağıdır. Ana babanın boşanması, çocuğun bir yakınının
hastalanması veya ölmesi ya da çocuğun fiziksel veya cinsel şiddet görmesi daha
yoğun stres yaratan faktörlerdendir. Okul sorunları stres yaratan faktörlerin başında
gelir. Derslerde yüksek not almaları beklenir ve küçük yaşlardan itibaren sürekli
sınavlara hazırlanmakta ve girmektedirler. Stres yaratan faktörler çok yoğunsa ve
uzun süreli ise çocuklara zarar vermeleri kaçınılmazdır. Çocukların bağışıklık sistemini
etkileyerek onların hastalanmalarına yol açabilirler. Her gün karşılaşılan olaylar
bile uyku ve yeme bozukluklarına yol açabilirler. Çocuklar çabuk kızan ve öfkelenen
biri olabilirler veya okul başarıları etkilenebilir. Çocuklar stresli oluşlarını
bir çok şekilde gösterebilirler. Stres belirtileri: Okul performansının düşmesi;
dişlerin gıcırdatılması (özellikle geceleri); ağlamanın artması; günlük hayatla
başa çıkamama (örneğin; okulu zor bulmaya başlama gibi); yatak ıslatmaya veya parmak
emmeye başlamak; ana babadan ayrılmak istememe; okula gitmek istememe veya okuldan
kaçma; kolayca ağlama; çok fazla yorgunluk, üzüntü duyma ve depresif olma; huysuzluk
yapma; sinirlilik; fazla hayaller kurma; baş ağrıları; kötü rüyalar görme; resimlerinde
kötü şeyler çizmesi; arkadaşlarıyla ve okulla ilgilenmeme; surat asmanın fazlalaşması;
göz temasının azalması; mide rahatsızlıklarının ve hastalanmanın artması; karın
ağrısı; kol bacak veya eklem ağrıları; daha fazla kazaya uğrama; ishal veya kabızlık;
aniden kilo verme veya alma olabilir (Palmer, Cooper ve Thomas, 2003). Araştırmalar,
stresin, 10 yaşından küçük çocukları daha olumsuz etkilediğini göstermektedir. Yoksulluğun
ve şiddetin yaygın olduğu çevrelerde yaşayan veya okulda zorbalık gören çocukların
daha fazla stresli oldukları görülmektedir (Mc Loyd, 1998).
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
Kanser çok yaygın görülen bir hastalık, tıp çevreleri her üç kişiden birinin kansere
yakalanacağını öngörmektedir. Kanser teşhisinin yarattığı stres ve kaygı da çok
yoğundur. Meme kanseri teşhisi konan kadınlar bunu sonradan ‘hayatımın en stresli
günleriydi’ diyerek dile getirmişlerdir. Kanser tanısı için ameliyat ve biyopsi
oldunuz veya radyasyon terapisi ve kemoterapi görüyorsanız strese girmeniz ve karışık
duygular yaşamanız doğaldır. Kendi bedeninizin size ihanet ettiğini düşünebilir,
kızgınlık duyabilir, üzülebilir, şaşkınlık içinde olabilir ve ağlayabilirsiniz.
Böyle bir durumu sadece kendinizin yaşadığınızı düşünebilirsiniz. Kanser tanısı
konan kişiler ve aileleri pek çok güçlüklerle baş etmek zorunda kalırlar; korku
ve yenilmişlik duygusu duyarlar ve kendilerini yalnız hissederler. Bu güçlüklerle
baş etmek zor gelebilir; destek olan aile üyeleriyle ve arkadaşlarıyla bile konuşmakta
zorlanabilirler. Bilim çevreleri destek gruplarının kanser tanısı konmuş kişilerin
yaşam kalitesini zenginleştirdiğini kabul etmektedir. Destek grupları gruba katılanları
bilgilendirmektedir, yalnızlık ve çaresizlik duygularını yenmelerine yardımcı olmaktadır.
Araştırmalar, kanser tanısı konmuş kişilerin, aynı koşullardaki kişilerden aldıkları
destek sonucu hastalıklarının koşullarıyla daha iyi başa çıktıklarını göstermektedir.
Destek grupları bu kişilerin kendilerini daha az yalnız hissetmelerini sağlar, hastalığın
neden olduğu belirsizlikler ve güçlüklerle başa çıkmalarını kolaylaştırır. Destek
grupları aynı hastalığa yakalanmış kişilerle tanışma ve güçlüklerle başa çıkma yollarını
tartışma fırsatını verir. Destek grupları gruba katılan kişilerin bilgi paylaşımını
sağlar, başa çıkma yollarını öğretir, kaygının azalmasına yardımcı olur. Destek
grupları gruba katılanların ortak sorunlarını paylaşmaları ve birbirlerine duygusal
destek vermeleri için ortam sağlar. Ohio Devlet Üniversitesinde 2003 yılında yapılan
bir araştırmada meme kanseri teşhisi ile yeni ameliyat olan bir grup kadının stres
belirtileri, destek kaynakları, beslenme biçimleri, egzersiz yolları ve sigara içip
içmedikleri araştırılmıştır. Ayrıca bağışıklık sistemlerinin ne derece iyi çalışıp
çalışmadığı da test edilmiştir. Araştırma bulgularına göre araştırmanın başında
kadınların hepsinin stres düzeyleri çok yüksekti ve bu durum sağlık durumlarını
etkiliyordu. Kansere bağlı ortaya çıkan stres düzeyinin yüksekliği bağışıklık sistemini
de olumsuz etkilemekteydi. Bağışıklık sisteminin stresten olumsuz etkilenmesi kadınları
birçok hastalıklara ve hatta kansere karşı bile savunmasız kılıyordu. Daha sonra
kadınları iki gruba ayırmışlar; birinci grup daha küçük gruplara ayrılmış, sağlıklarının
ve tedavilerinin konuşulduğu düzenli grup toplantılarına katılmışlar. İkinci grup
ise herhangi bir grup toplantısına katılmamış. Dört ayın sonunda bütün kadınlar
araştırmanın başında sorulan aynı sorulara tekrar cevap vermişler ve aynı araştırmalardan
geçmişler. Küçük gruplara katılan kadınlara stres azaltma yöntemleri ve sağlıklı
yaşam biçimleri öğretilmiştir. Gruplar haftada bir toplanmışlardır. Bazı toplantılarda
kadınlar sadece yaşadıklarını anlatmışlar ve birbirlerine destek vermişlerdir. Stresle
başa çıkma yöntemlerinden biri olan aşamalı kas gevşetme tekniği öğretilmiştir.
Aile bireylerinden ve etraflarındaki insanlardan yardım isteyebilmeleri için kendine
güvenme ve hakkını savunma eğitimi de yapılmıştır. Gruplarda konuşulan en popüler
konulardan birisi beslenme alışkanlığı idi. Hastalar diyetlerinden yağ oranını nasıl
azaltacaklarını, meyve ve fiber oranlarını nasıl çoğaltacaklarını ve sağlıklı beslenme
yollarını öğrenmişlerdir. Kadınlara egzersize başlamaları, sigarayı bırakmaları
ve düzenli ilaç kullanmaları için yardımcı olunmuştur. Araştırmanın sonunda küçük
gruplara katılan kadınların stres ve kaygı düzeylerinde düşüş görülmüş, desteklendiklerine
dair olumlu duyguları artmış ve sigara içmeleri azalmıştır. Hastalıklarına karşı
da dirençleri artmıştır. Küçük gruplara katılmayan kadınlarda aynı gelişmeler görülmemiştir.
Bu araştırma; kanserli hastaların tedavileri ile aynı zamanda destek gruplarına
katıldıkları takdirde beden, akıl ve duygusal yönden güçlendiklerini göstermektedir.
Yapıları ve faaliyetleri bakımından değişik destek grupları vardır. Kimilerine göre
destek grupları gerginliği, kaygıyı, yorgunluğu ve kafa karışıklığını önlemektedir.
Dr David Spiegel’in 1989 da yaptığı bir araştırmaya göre grup terapisi meme kanserli
kadınların hastalıklarıyla daha iyi başa çıktıklarını ve daha uzun süre yaşadıklarını
göstermiştir. Bu tarihten sonra kanserli hastalar için oluşturulan destek gruplarına
olan talep artmıştır. Destek gruplarının bazıları davranış ve belirtiler (semptomlar)
(Örn. Ağrı, yorgunluk) üzerine, bazıları da duygular üzerine odaklanır. Destek gruplarının
çoğu planlı ve kısa sürelidir. Bilgilendirici, duygusal ve sosyal destek sağlayıcı,
stresle başa çıkma ve gevşeme (relaxation, rahatlama) tekniklerini içeren gruplardır.
Kanserli hastalarda stres görülmesi normaldir. Stresi doğuran faktörler geleceğin
belirsiz oluşu, hastalığın geleceğinin tahmin edilememesi, yetersizlikler ve maddi
zorluklardır. Stresin en çok rastlanan belirtileri rahat uyku uyuyamama, yorgunluk,
bedenle ilgili ağrılar, acı, kaygı, huzursuzluk, gerginlik ve baş ağrısıdır. Stres
yönetme ve stresi azaltma amaçlı destek grupları aşamalı kas gevşetme ve yönlendirilmiş
imgeleme tekniklerine odaklanır, hastalara kaygılarıyla başa çıkma teknikleri öğretilir.
Kimilerine göre rahatlama (gevşeme) grupları kanserin neden olduğu ağrıyı hafifletir
ve ameliyat sonrası iyileşmeyi çabuklaştırır. Kimilerine göre gevşeme grupları kemoterapi
nedeniyle ortaya çıkan bulantı ve kusmayı azaltır. Gevşeme gruplarına katılan kanser
hastalarının psikolojik sıkıntılarında ve stres düzeylerinde küçük ama önemli derecede
azalmalar olmuştur. Gevşeme ve olumlu telkinler içeren yönlendirilmiş imgeleme hastaların
stres düzeyini azaltır, güçlüklerle başa çıkma becerilerini geliştirir, psikolojik
ve duygusal yönden destekler ve yaşamlarında değişiklik yapabilmelerine yardımcı
olur. Yönlendirilmiş imgeleme ilaçlarla birlikte uygulandığında, kanserli hastaların
ağrılarının kontrolünde etkili olabilmektedir. 2005’te yayınlanan bir Güney Kore
araştırmasına göre, 30 meme kanseri hastasına aşamalı kas gevşetme ve yönlendirilmiş
imgeleme teknikleri konusunda eğitim verilmiştir. Diğer 30 kişilik grup ise hiç
eğitim almamıştır. Daha sonra iki gruba da kemoterapi uygulanmıştır. Aşamalı kas
gevşetme ve yönlendirilmiş imgeleme teknikleri konusunda eğitilmiş grupta kemoterapiye
bağlı olarak ortaya çıkan bulantı ve kusma diğer gruba göre daha az görülmüştür.
Ayrıca diğer grupla karşılaştırıldığında eğitim gören hastalarda daha düşük kaygı
ve depresyon düzeyi görülmüştür. Tedaviden altı ay sonra bile eğitilen grup üyelerinin
yaşam kalitesi, eğitim almayan gruba göre daha iyi olmaya devam etmiştir.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz
İNSANLARLA İLİŞKİLERİMDE; İsteklerimi söylemek, Kararlarımı almak ve sonuçlarına
katlanmak, ‘Hayır’ demek, Yanlış yapmak, Kararımı değiştirmek, ‘Kendi ihtiyaçlarım
önemlidir’ demek, Başkasına saygısızlık etmeden duygularımı uygun bir şekilde ifade
etmek, Davranışlarımın sorumluluğunu almak, Anlaşılamamak, Kendime saygı duymak,
Suçluluk hissetmeden kendimi ifade etmek HAKKIM VARDIR. HAKKIMI SAVUNMAK İSTİYORSAM;
Ne istediğime karar vermeliyim, İsteğimin adil olup olmadığına karar vermeliyim,
İsteğimi anlaşılır bir şekilde belirtmeliyim, Risk almaktan korkmamalıyım, Sakin
ve rahat olmalıyım, Duygularımı açık açık ifade etmeliyim, İltifat etmeli ve iltifatları
kabul etmeliyim, Eleştirmeli ve eleştirilebilmeliyim.
Psikolog Mehtap Tamer
www.yasamatolyesi.biz
mehtap.tamer@yasamatolyesi.biz